Cuma, Aralık 15, 2017
Ana bet Düşünce

0 1194

Eğer Türk isek, neden sessiziz, neden Azrail’le oynaşmaya korkuyoruz, neden haklarımızı savunamıyoruz? Neden? Neden? Özgürlüğün hiç mi değeri yok günümüzde?

Cuma 24 Nisan 2015 günü, bize, Bulgar Elinde on asırdan beri yaşayan Türklere açık saçık ve kırıcı bir biçimde ‘toplu katliamcı’ denildi ve bir Tanrı’nın kulu, Dernekler, yurttaş girişimleri ya da herhangi bir birey çıkıp da hayır beyler, biz katliamcı değiliz demedi. Bu işin sadece siyasetle olmayacağını daha görmediniz mi ey benim kutlu ve ulu kandaşlarım. Görmüyor musunuz devlet doğasının değişmesi gerektiğini? Görmüyor musunuz bizim canımız kadar sevdiğimiz öz vatanımızın bize üvey evlat gibi davrandığını? Nasıl da güzel değil mi? Sadece sanal ortamda cesaret sergilememiz yetmez, elimizi hep beraber taşın altına koyup hakkımız olanı söküp almalıyız. Neden yapamıyoruz? Eşsiz bir biçimde barışı, özgürlüğü seven biz Türkler ne oldu da böyle olduk? Evet, ekonomik açıdan güçsüzüz! Evet, belki de biraz korkağız. Ama korku korkağı değil, sadece ailelerimizi düşündüğümüz için aşırı tedbirliyiz ve bu durum da bizi sevmeyenleri hep güçlendiriyor nedense…

Bir tek HÖH yetmiyor, halk nerede?

O gün büyük cesaret ve devletçilik gerektiren davranış sergileyen HÖH milletvekilleri kadar olamadık. Ki onlar, Halk Meclisinde sözde ‘toplu katliam’ bir dakikalık saygı duruşu ile taçlandırırken genel kurulu terk ettiler ve hemen vatan haini ilan edildiler. Görmüyor musun ey güzel halkım, Türklere ve Müslümanlara yönelik HÖH tarafından yapılan her girişim büyük bir mukavemetle karşılaştığını? Ne zaman sadece seçim günü desteğimizi verip diğer gelişimleri takip etmemekten vazgeçeceğiz? Neden bizler, hele de dernekçiler olayını ciddiliğini göremiyoruz? Karar alma yetkisi olan hiç kimse bize haklarımızı vermeyecektir! Bizim, “ben de bu vatanın evladıyım diğer her birey kadar aynı muameleye tutulmam gerekir” isteğine kulak asmayacaktır. Sadece yemek, içmek ve uyumak işini hayvanlar da yapıyor, ama tehlike karşısında sürü halinde hareket ediyorlar ne pahasına olursa olsun.

Dobruca’yı unutma ey benim güzel komşum

Bulgar Eli üzerinde kara bulutlar varken ve Rusya ile Romanya Bulgaristan’ın en verimli toprağına göz diktiğinde, kim yardıma yetişti? Türkler yardıma geldi. Hem ülkedeki olanlar hem de Osmanlı’da olanlar. Babamın dedesiyle amcası hala orada bir yerlerde yatıyor. Ne mezarları belli ne de neler ve kimin için canını verdikleri anılıyor tarih kitaplarımızda.

Ermenileri unutma

Balkan Savaşında azılı bir Taşnak temsilcisi olan Karekin Nıceh (Garekin Egişeviç Ter Harütunyan) ve Andranik Ozanyan’ın kurdukları Ermeni gönüllü birliği Bulgar tarihinde Makedon-Edirne Gönüller Ordusu ile bilinen, o dönem Osmanlı toprağı olan günümüz Kırcaali ili sınırlarında Türklere ve Müslüman halka neler yaptıklarını biliyor musun? Kanlıköy, Şikimler, Mastanlı, Atmacılar, Dağköy, Bağşaşlı, Sarıcıöğren, Nalbantlar ve dizelge uzayıp gidiyor. Mastanlı’da her milli bayramda kilise yanındaki Kemikler anıtı önünde göndere bayrak çekilir, orada yatan kişilerin adlarını bir okuyun bakalım. Söğütle Irmağı üzerindeki köprünün yanında ikiye ayrılan (Mastanlı-Gümülcüne-Şeyhcuma) yolu üzerinde çarpışan son 500 kişilik Mastanlı Ordusunun akıbetini biliyor musun? Kendi tarihimizi öğrenelim ki atalarımızı onurlandıralım. Hatta bu kadar geriye gitmeye gerek yok. 1950-1989 Türklerin, Pomakların, Çingenelerin ve toplu halde Müslüman toplumunun çektiği acıları, ölümleri, mahpus yatanlarının hayat öykülerini biliyor musun? Zorunlu Göçü hatırla, oku, öğren ve bilgilen. Gerisi gelecektir.

Giderek eriyoruz

Yüz yıl boyunca yaşanan zorunlu göçler, anlaşmalı göçler, baskılar Türklerin belini kıramadı, ama son yaşanan ekonomik göçler bunu başarmak üzere. Bilinçli bir biçimde yatırım yapılmayan bölgelerimiz komünizm çökünce üretim olmadığı için kişileri Avrupa’ya yönelik göçe zorlamıştır. Bir de yaşlıların ahiret göçü eklenince olay daha da büyümektedir. Yarınlar o kadar da aydınlık değil!

Türkçe

Bilinçlenme, gelişim ya da kısaca her şey dille alakalıdır. Dili yok edilmiş bir toplum yok olmaya mecburdur. Ülkemizde Türkçe’nin bulunduğu durumu bir sorgulayın. Türklerin kimlik oluşumunda eğitimin durumunu bir sorgulayın. Türkçe eğitimi, basın-yayını, kullanılmasını bir sorgulayın. Başarılı kişilerin neden Türk Diline, Türk Ekinine (kültür), Türk Gelen ve Göreneklerine sırt çevirdiğini bir sorgulayın.

Beni sokmayan yılan bin yaşasın

Bizi yok eden bu düşünceye dur demeliyiz. Bizi düşman ve başka ülkenin maşası olarak tanımlayanlarla konuşmaktan çekinmeyiniz. Çok değer verdiğim ve kendi alanında sayılı bilim adamlarından ruhbilimci Prof. Dr. Vamık Volkan bana şunu söyledi, “incinmeleri yok etmek için karşılıklı konuşmadan korkmayın. Konuşmak öldürmez. Öldürse, kişiler yalnız kalır”.

Yahudiler

Dünyada pek sevilmez bu halk. Ama Yahudiler sözde Ermeni Soykırımını kabul etmiyor. Gerek Katolik Kilisesi Soruşturma (engizisyon) dönemi, gerekse İkinci Dünya Savaşı sırasında neler yaşadıklarını herkes iyi biliyor. İsrail bazı ülkelerin almış olduğu bu yöndeki kararlarını desteklemiyor. 53 adet Müslüman Devlet arasında kalan İsrail bunu desteklemezken, AB üyesi olan ve çevresi dost ülkeleriyle çevirili benim cennet vatanım Bulgar Eli, bana, Türklere ki bizler ülkemizin ikinci büyük topluluğuyuz ve sorgusuz sualsız tüm vergilerimizi öderken, bizlere ‘toplu katliamcı’ dedi. Ve biz susuyoruz. Neden? Dünyanın en güçlü ülkesi ABD bile bu olayları ‘Büyük Felaket’ olarak tanımlamaktadır… Çünkü iyi biliyor bu olaylar sırasında 503 000 Türkün (Müslümanın) nasıl katledildiğini.

0 1033

Ben, Asrı Saadette başlayan ve bu güne kadar bizzat Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimizin emirleriyle Ermeni halkını korumuş ve onlarla yıllar boyu dostça yaşamış bir dinin, İslam dininin mensubu ve yine Ermenileri kendi halkı gibi koruyan Devlet-i Aliye-i Osmani torunuyum.

Ben, bir taraftan Osmanlı Devletini yıkmaya çalışırken diğer taraftan sizleri Osmanlı yönetimine karşı ülke içinde ve dışında teşkilatlandıran, silahlandıran, komitelerinizi yönlendiren dininizin ibadethanelerini (Kiliselerinizi) düşmanlık tohumları atan ve kışkırtan birer düşman üssü haline getiren, sizleri bizlerden soğutup, uzaklaştıran, yine siz Ermenileri kandırıp bizlere düşman eden ülkelerin, bozduğu dünya barışını yeniden kurmaya, mazlumların sesi olmaya, yaraları sarmaya, yardıma muhtaçların yardımına koşmaya çalışan ve koşan, yarın sizin de ihtiyaç duyabileceğiniz, güçlenen ve yükselen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.

Soykırım yapmayacak kadar asil bir milletin torunu olarak, 1915 yıllarında meydana gelen olaylarda Batılı devletlerin etkisinde kalarak, atam Osmanlı üzerine sıvamaya çalıştığınız “Soykırım” iddiasıyla yüreği yanan, atılan iftiralarla üzülen ve atasına atılan bu iftiraları kabul etmeyen, hakkını hukuki her platformda arayacak olan bir insan evladıyım ve ben bir insanım.

Tüm insani duygularımla diyorum ki, “BENİM ECDADIM SOYKIRIM YAPMAZ”

Evet, benim ecdadım soykırım yapmaz, neden mi? Soykırım yapmaz ve yapmadı. İşte bunu anlatmak istiyorum bu mektubumla sizlere.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimizle birlikte İslam güneşinin tüm dünyayı aydınlattığı ve adaletin hüküm sürmeye başladığı Asrı Saadet’te, İslam’ın koruması altına giren Ermenilerden bir grup, Rasûlullah (S.A.V) Efendimize gelerek, Ermeni halkının güvenlik ve huzur içinde olduklarını beyan eden yazılı bir anlaşma isteğinde bulunurlar. Rasûlullah (S.A.V) Efendimiz sahabenin (R.A.) huzurunda aşağıdaki anlaşma metninin yazılmasına müsaade buyururlar.

Esirgeyen ve bağışlayan ALLAH’ın adıyla.ALLAH bize bereketlerinden bolca versin. Bu, mübarek bir yazıdır. ALLAH’ın emriyle, bizimle zimmet akdi yapmalarından ve İslam’ın koruması altına girdikten sonra Ermenilerden bir grubun talebi üzerine yazılmasına izin verdim: ALLAH, İslam’ın adını yüce kılsın. Bütün Müslümanları, bunun gereğine göre hareket etmeye, mantık ve sözüne ve özüne bağlanmaya mecbur ettim.…

ALLAH’ın ahdine vefa, sınırlarda ve bölgelerinde kıyamet gününe dek, doğu ve batının her yöresinde yanımdaki yardımcılarım ve taraftarlarımla, ister uzakta, isterse yakında olsunlar, ister barış yoluyla, isterse savaş sonucunda itaat etsinler, nerede olurlarsa olsunlar onları korumam, güvenliğini sağlamam, kendilerine, kiliselerine, manastırlarına, ruhbanlık merkezlerine, ister dağda, vadide ve mağarada, isterse yerleşim yerinde ve ovada olsunlar ibadet ve taat merkezlerine gelecek zararları önlemem, ister karada ve denizde, isterse batıda ve doğuda olsunlar dinlerini ve mülklerini, kendimi, yakın çevremi ve dindaşım mü’min ve Müslümanları koruduğum biçimde korumam, onlardan her türlü eziyet ve kötülüğü gidermem, benim ve benimle birlikte İslam yurdunu savunanların yanlarında yer almaları gayesiyle başlarına kötülük gelmemesi için koruma ve gözetleme görevinin gereği olarak her türlü düşmana karşı savunarak arkalarında olmam sonucunda gerçekleşir.…

Müslümanlardan hiç kimse onları gece ve gündüz kitaplarını okumaktan alıkoyamaz. Yedikleri azığı sağlamaları engellenemez. Kendisi ve ailesi için bir yıllık azık biriktirmeleri engellenemez. Onlardan biri mazlum olarak, Müslümanlardan biri yanında saklanmaya ihtiyaç duyarsa, Müslümanlar bu konuda ona yardımcı olmalıdır, umduğunda onu düş kırıklığına uğratmamalıdır. Sözleriyle devam eden, maksadın hâsıl olması amacıyla birkaç maddesini aldığım, hoşgörü ve özgürlüklerle dolu, güvenlik ve huzur içeren anlaşma metni; “Taraflardan hangisi bu şartlardan birini çiğnerse, ALLAH’a, elçisine ve Müslüman topluma aykırı davranmış olur.” sözüyle nihayete ermektedir.

Üç kıtada yıllarca adaletle hükmeden Osmanlı, kurduğu devleti inşa ederken temellerini Allah korkusu, adalet ve Peygamber sevgisiyle sağlamlaştırmıştır. Atam Osmanlı sultanları, hayatları boyunca İslam’ın emirlerini yaşamış ve Peygamberimiz’e (S.A.V) duydukları hürmet ve muhabbeti her fırsatta ve fiilen de ifade etmişler, bu duyarlılıklarıyla tüm dünyaya örnek olmuşlar ve O’nun izinden bir an bile ayrılmamışlar, ordusundaki her er’e “Mehmetçik” adıyla hitap etmişlerdir. Devletin İlahi hedeflerine bağlı olarak, ulviyeti sebebiyle askeri birliklere peygamber ocağı denilmiş, ordusuna “Asakir-i Mansûre-i Muhammediye” (Hz.Muhammed’in (S.A.V) askerleri) ismini vermişlerdir. Devletini ise, “Devlet-i Aliye-i Muhammediye” ismiyle anarak, onun yolunda olduklarını fiilen ortaya koymuşlardır.

İşte bu derin ve anlamlı bağlılığın sahibi atam Osmanlı için atılan iftiralar onların, Rasûlullah (S.A.V) Efendimizin bizzat yazdırdığı anlaşmaya aykırı davrandığını ima etmek ve iddia etmektir. Biz Müslüman Osmanlılar Dinine ve Peygamberine karşı gelen bir millet değiliz, bu sebeple de soykırım iftirasını kabul etmemiz mümkün değildir.

Ermenilerin Osmanlı Devletindeki hayatları hakkında yüzlerce, binlerce güzel örnek bulunmaktadır. Bunlardan birinde, 1876 yılında Vatandaşlık Meclisi Şurası’nda sunduğu mektubunda, Ermeni Patriği Nerses şöyle yazmaktadır; Şayet günümüze kadar Ermeni milleti, millet olarak korunduysa ve inancını, kilisesini, dilini, tarihi ve kültürel değerlerini koruyorsa, tüm bunlar Türk hükümetinin Ermeni milletine gösterdiği koruma, yardım ve hayırseverlik sayesindedir. Kader, Ermenileri Türklere bağlamıştır. Bundan dolayı Ermeniler, devletin savaş ve ağır sınav günlerinde buna kayıtsızca davranamaz. Aksine her zaman oldukları gibi ona yardım etmek zorundadırlar. Vatanını seven Ermeni, devlete yardım ederek, Ermeni milletinin hizmet ve yardımının en iyisini görecektir.

Patrik Nerses’in mektubunda görüldüğü gibi, Ermenilerin Osmanlı yönetiminde sahip oldukları haklar sayesinde benliklerini muhafaza ettikleri aşikâr ve bilenen tarihi bir gerçektir. Ermeniler iddia edildiği gibi soykırıma uğrayan bir topluluk olmadıkları gibi, devletin her kademesinde, her meslekte önemli yerler edinmişlerdir. Bu bakımdan 16. Yüzyılda Ermeni asıllı Mehmet Paşa gibi vezirlik rütbesine kadar yükselen devlet adamları, 18. Yüzyılda Divrikli Düzyan soyundan saray kuyumcuları ve sonradan Darphane bakanları, Sasyan ailesinden saray doktorları, 19. yüzyılda Bezciyan ailesinden Darphane bakanları, Dadyan ailesinden Baruthane bakanları devletin en yüksek kademelerinde görevler yapmışlar, Sultan Abdülhamit devrinde ve sonrasında ise Ermeniler dışişleri ve bakanlık görevlerinde bulunmuşlar ve birçok Ermeni de Osmanlı devlet adamlarına danışmanlık yapmıştır.

Tüm gerçekleri, çıkarları doğrultusunda göz ardı ederek, “Türkler soykırım yaptı” diyenler, bir gün gerçeklerin ortaya çıkacağını ve Ermenilerin geçmişiyle çelişecek davranışlara o gün son vereceklerini hesaplayamamaktır.

Bu yönde en önemli tepki ise, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni’den 1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni meselesi ile ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu raporla gelmişti. Kaçaznuni’nin bu tarihî raporu Ermenistan’da yasaklandığı, yayınların Avrupa’daki kütüphanelerde Taşnaklar tarafından toplatıldığı da bilinen gerçeklerdendir.

Sayın Ovanes Kaçaznuni, raporuna başlarken, bu değerlendirmelere ağır bir düşünce süreci sonunda vardığını, ulaştığı sonuçların yüzeyselliğin ve iradesizliğin ürünü olmadığını ve birçoklarını kızdıracağını bildiğini belirtiyor. Kaçaznuni, Taşnaksutyun Konferansına katılan delegelerden, önyargılardan sıyrılarak, kendisini sabırla dinlemelerini rica ederek şu tespitlerde bulunuyor:

  • Dünya Savaşı öncesinde gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
  • Kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanmışlardı.
  • Türklerden yana olan güç dengesini hesaba katmamışlardı.
  • Tehcir, (zorunlu göç) kararı amacına uygundu.
  • Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
  • 1918 sonlarındaki İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı.
  • Ermenistan’da Taşnak Diktatörlüğü kurmuşlardı.
  • Denizden denize Ermenistan projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.
  • Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
  • Ermeni terör eylemleri Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
  • Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
  • Taşnak Partisi’nin artık yapacağı bir şey yoktu.

Bizden, Ermenileri ayırırken ikna etmek, Osmanlıya olan bağlılık ve sadakatlerini kırmak için Türkiye’nin bir parçası, Türkiye Ermenistan’ı olduklarını anlatmışlardı. Sayın Kaçaznuni bu durumu raporunda; Şimdi neyimiz var? Aras ile Sevan arasında küçücük ve sözde bağımsız, gerçekte ise canlanmakta olan Rusya İmparatorluğu’nun özerk bir kenar bölgesi durumundayız. Türkiye Ermenistan’ı diye bir şey yok; bu konu Lozan’da defnedilmiştir. Büyük Avrupa devletleri bizi defnettiler, cümleleriyle aktarırken yapılan yanlışı ise aşağıdaki cümleleriyle vurguluyordu.

Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. “Türkiye’den denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?

Bin yıllık komşum olan Ermenilerle komşuluğumuz, sınırlarla komşu olan iki ülke komşuluğundan ibaret değildi, Anadolu’nun birçok şehrinde, kasabasında, köyünde evlerimiz işyerlerimiz yan yana idi, birçok sıkıntıyı birlikte göğüsledik. Binyıldan uzun bir süre birlikte yaşadık. Ermeniler sadakatinizi gösterdi ve “Sadık Tebaa” olarak adlandırıldı. Bizden Ermenilere, Ermenilerden de bize zarar gelmedi. Ta ki, dünya barışını bozanların ve dünya üzerinde emelleri olanların aramıza girerek, Ermenileri kışkırtıp Müslüman halka karşı ayaklandırmasıyla, diasporayla, yüzyılın yalanıyla bu tarihi hatayı, nifakı aramıza sokana kadar.

Ben, Müslüman olarak, üzerine iftira atılan, soykırım yapamayacak kadar yüce bir dine, asil bir millete sahip bir Türk ve Osmanlı torunu, güçlenen, yükselen ve dünya barışı için çaba gösteren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, 100 yılı bulan bu tarihi hataya son vermenizi, bölgemiz ve dünya barışına katkı sağlamanızı istiyorum. Ve biliyorum ki, bütün Türkler aynı duygu ve düşünce içindeler. Sizler, Türklerin ve Ermenilerin aralarındaki buzları eritmeye yardımcı olun, kanayan bu yarayı tedavi edelim. Biz Türkler ve Ermeniler çocuklarıyla, torunlarıyla ticari ve sosyal hayatta eskiden olduğu gibi güven içinde yaşasın. Barış içeren bir geleceği tesis etmeye katkınız olsun. Sizler üzerinize düşen bu insani bu görevi yerine getirin, dünyaya örnek olacak barış hareketine katkınız olsun ki, tarih sizlerin doğruluk üzere olduğunuzu ve dünya barışına katkınızı yazsın.

Barış ve huzur temennisiyle…

Nisan 2015

Yusuf SÖĞÜTDELEN

0 676

Alçak ülke devletinde ya da bilinen adıyla Hollanda Rotterdam kentinde bir yol adı uzun zamandan beri düşüncemi kurcalayan bir soruyu yeniden gündeme taşımama neden oldu. Bu düşence bizim kimliğimizde en sağlam yeri tutmaktadır.

Biz kimiz?

Günümüz Bulgar Eli toprakları sınırları içerisinde yaşayan Türkler kesin tartışmaya açık olmayan bir kimliğe sahiptir. Temeli sağlamdır. Yanılmıyorsam ilk defa eski yazıyla basılan “Karadeniz” gazetesinde bu tanımlamanın üzerinde durmuştu. “Türküz, Bulgaristan vatandaşıyız, Avrupa ekinini (kültürü) bir parçasıyız”. Aynı bu tanıma daha sonraki yıllarda rahmetli Prof. Dr. İbrahim Tatarlı, tarihçi ve felsefeci Doç. Dr. İbrahim Yalımof’un çalışmalarında rastlamış ve de HÖH Genel Başkanı Lütvi Mestan’dan bizzat duymuştum. Üç düzlemli bu kimlik tanımlamasına bir de İslam İnancı eki var. Genel olarak biz buyuz. Ne kadar benimsiyoruz? İşte budur can alıcı soru!

Türkçe yer ve yol adları

Osmanlıya bu topraklar bıraktırıldıktan sonra tüm gelişmeler azınlıkların sırtına olmuştur. En büyük kayıpları da hep Türk azınlığı yaşamıştır. 1885 yılında Lofça bölgesinde başlayan kişi adalarının zorunlu değiştirilmesi 1984/85 yılında en yüksek değerine ulaşmıştır. Başta her on yılda bir Pomaklar, 1981/82 yıllarında Çingeneler ve en son da Türklerin adları değiştirildi. Tabi Türklerin adları 1974 ve 1981/82 Rodoplarda da değiştirilmişti. Tüm bu yaşananlar kişi kimliğini çok ciddi etkilemiştir. Ayrıca Türk İslam tarih mirası da yine ciddi biçimde yok edilmiştir. En belirgin örnek Sofya ve Filibe’de (Plovdiv) yaşanmıştır. Sofya valisi Pötır Albin’in emriyle bir gecede mevcut 32 caminin 30’u patlatılarak sabah basmadan önce hazırda bekleyen kağnı ve öküz arabalarıyla donanımlı yüzlerce kişi tarafından yerinden taşınıp, kanıt bırakılmamıştır. Sabah olduğunda yabancı temsilcilikler yaşanan vahşetle ilgili kınama mektupları gönderseler de yok edilen tarihin yerinde yeller esmekteymiş. 19 Mayıs 1934 yılında yapılan Askeri darbeyle Tırnovo Anayasasını yürürlükten kalkar, Kamutayın (meclis) görevine son verilir ve siyasi oluşumlar yasaklanır. Filibe’de birçok Türk İslam eseri yok edilir. İki ay sonra Türkçe yer adları değiştirilir. Türkçe yer adları değişimi 1984 yapılmış ve günümüzde de devam eder. Kaç tane Türk adı taşıyan yol, kent bahçesi ve anıtın olduğu bilinmemektedir.

Ülkemizde kaç tane Türkçe yol adı olduğu kesin bilinmez ama bir tane dahi Osmanlı dönemi müzesi yoktur!

Günümüzde Türklerin yüzde 60’ında Türk kimlik sorunu vardır. İslam’la ilgili bilgiler açık değildir.

Bu konuda güzel bir kaynak yakında basılan Yalımof’un “Bulgaristan’da Azınlık Hak ve Özgürlükleri Sorunu” kitabı çok aydınlatıcı bir kaynak olabilir.

0 811

Bir kişinin kimliğinin oluşmasındaki en temel güç dildir. Dille başlar çocukluk yaşlarında kimliğin oluşması, gelişmesi ve yapılanması. Ana baba ile çocuğun ilk iletişimi, çevre ile etkileşimi, toplumsal ve ekinsel (kültürel) bütünleşme hep dille ilgilidir. Düşünme, sorgulama, yaşamı kolaylaştırma da edinilen bilgi, yaşam deneğimi ve toplumsal bütünleşme anca dille olur, dille mümkündür. Dil sadece bir iletişim aracı değildir. Dil her şeydir!

Türkçe olmadan, başarı anca düş olur

Burada Türkçe diyorum çünkü ben Türküm. Bu durum diğer diller için aynen geçerlidir. Anadilinde yani Türkçe düşünmeyi öğrenmeyen bir kimse kesinlikle kimliğini kaybetmeden başarılı olamaz. Gönlünü Türkçeye kapatanlar birer yaşayan esirdir, göstermeliktir. Sözcük daracığı kısıtlı olan kimseler ne okuduğunu anlar, ne iletişimin sağlıklı sağlar ne de okumaya, öğrenmeye heveslidir. Hangi kitaba başvurursanız başvurun, hangi bilimsel makaleleri okusanız okuyun, hangi eğitim uzmanının düşüncesine katılıp katılmasanız da bir gerçek var, o da anadilini, öz dilini ya da doğal dilini bilmeyen bir kimsenin kimliğinden ödün vermeden başarılı olmasının mümkün olmadığı gerçeğine varırsınız.

Dil her şeydir

Dil sadece bir konuşma aracı değildir. Dil geçmişinle bağlantı kurarak öğrenme, okuma, bilmedir. Sağlam bilgiler destekli geleceğe kapı açmaktır.

Haydin ağlayalım!

Ülkemizde yayın yapan kaç gazete ve kaç dergi günlük, haftalık, aylık ya da başka bir zaman diliminde basılmakta olduğu konusunda bilginiz var mıdır? Araştırın ağlayın, hey Türkler! Bir, bilemedin iki…

Peki, kaç televizyon ya da radyo yayınımız var? Yarıçapı sonsuz olan kocaman bir sıfır… Hani devlet yayın kuruluşlarında da yayın olmasa, durum daha da içler acısı olacaktı. Ulusal BNT1 televizyon kanalında hafta içi 10 dakika haber kuşağı ve değişilmez nimet ulusal radyoda her gün sabah, öğleden sonra ve akşam yayını olmak üzere 3 saat Türkçe yayın var. Ve bu kadar…

Sanal ortamda yayın

Genelağ (internet) üzerinden yayın yapan beş haber yerliği (sitesi) var.

Okullarda Türkçe

Eğitim Yasası ve ilgili Yönetmeliklere göre belediye okullarında program dışı zorunlu ve serbest seçmeli dersi olarak Anadil Türkçe dersi görülebilir, görülüyor da. Türkçe eğitim hiçbir şekilde yok! Okulda yeter derecede öğrenci dilekçe vermişse kadrolu Türk Dili öğretmeni de atanabilir. Türkçenin Zorunlu Seçmeli Ders olarak verildiği okullarda bu işlem uygulanıyor.

Çoğu zaman ana babalar bilinçli olarak Türkçenin serbest seçmeli ders olarak okutulması yönde yönlendiriliyor ve böylelikle okul müdürü kadrolu Türk Dili öğretmeni atamasını yapmıyor.

2013-2014 Eğitim Öğretim yılında 9542 Türk çocuğu anadilini belediyelerde ders programı dışında öğrenmiş. Serbest seçmeli okuyanlar zorunlu seçmeli okuyanlardan çok daha fazladır.

Anadilini iyi bilmeyen bir kişinin o dilde kitap okumasını, üretim yapmasını, gelişmesini beklemek hayalcilikten öte başka bir şey değildir!

Üniversitede (Bilimyurdu) mevcut durum

Şumnu Episkop Konstantin Preslavski Üniversitesinde Türk Dili ve Yazını (edebiyatı) Bölümü var. Orada dört farklı dalda dört yıllık eğitim var. Uygulamalı dilbilimi –Rus Dili ve Türk Dili, Uygulamalı dilbilimi – Türk Dili ve Alman Dili, Türk Dilbilimi (filoloji) ve Türk bilimli İş iletişimi. Dört yıl öğrenim sonunda derece yapmak isteyen kişilere yüksek ‘lisans’ eğitimi de var. Bunlar üç adettir. Balkan Çalışmaları, ‘Turizm’ ve iş dünyası dil hizmetleri ve Türkiye-Rusya kültürlerarası ilişkiler ve ‘turizm’.

Sofya Sveti Kliment Ohridski Üniversitesinde kendi başına Türk Dili bölümü yok. Burada Türklük bilgisi (Türkoloji) ve Altay Dilleri Bölümü var. Dört yıllık Türklük bilgisi ve derece için de Uygulamalı Türk Dilbilimi yüksek ‘lisans’ programı var.

Filibe Payisiy Hilendarski Bilimyurdunda Dilbilimi Bölümünde dört yıllık Bulgar Dili ve Türk Dili programı var.

Tiyatrodaki durumu anlamıyorum…

0 797

“Kararlı seçmen tabanına dayanarak HÖH yönetimi son derece ileri görüşlü bir iş çıkarıyor –liberal seçmen eğitmeye çalışıyor.”

Günlük yayın yapan “Presa” gazetesine söyleşi veren ülkenin en büyük insan bilimcisi uzmanı Doç. Dr. Haralan Aleksandrof gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Kendisine yöneltilen, “Siyasi alandaki karışıklığı nelere bağlıyorsunuz – sağ görüşlü partiler artık kesin sağ değiller, sol görüşlüler sanki sağ safına kaymaktalar, örnek verecek olursak Bulgaristan Dirilişi Seçeneği (ABV) ve Tatyan Donçeva’nın “21 Hareketi” GERB’e, merkezde ise sadece HÖH var”, sorusuna şu yanıtı verdi.

Bu şundan ibarettir, siyasi oyuncular giderek belirli bir ülküyü (ideoloji) gütmek yerine, yaygın tutumları izleyen pazarlama araştırmalarının birer piyasa oyuncusu gibi davranıyorlar. Siyasi fikirler ve ilkelere dayanmayan toplumsal yabancılaşma ve doyumsuz tüketim kültürünün yaygınlaşması, siyasi davranışa değer vermez, bunun yerine halkçılığa (popülizm) dayalı ödün vermektir ki o da insanlarda anlık oluşan ruh hallerine ve endişelerine karşı duyarlıdır. Anlaşılabilir bir biçimde çoğu siyasetçi az dirençli yolu takip ediyor ve kapılgan seçmenin dikkatini çekme gayretindeyken, farkında olmadan ülkü alanını terk ediyor. Fikir ve değerler faaliyeti seçilmişlerin gereksinim dışı bir uğraşısı haline dönüşüyor. Şuna dikkat ediniz, geçiş dönemi önemli siyasi oluşumlardan sadece Hak ve Özgürlükler Hareketi, yıllar içerisinde sürdürülebilir desteğe sahip tek parti, toplumsal söyleme dayalı kesin bir eğilimi vardır. Kararlı seçmen tabanına dayanarak HÖH yönetimi son derece ileri görüşlü bir iş çıkarıyor –liberal seçmen eğitmeye çalışıyor. Onlar iyi biliyor ki halkçılığa dayalı destek belirsiz ve geçicidir ve de gerçek siyasi sadakat değerler kimliğine dayanmaktadır. Bir süre sonra diğer partiler HÖH’ün örneğini takip etmek zorunda kalacaktır. Ben siyasetin ülkü bakımından yeniden biçimlendirilmesini hatta safça ve küstahça ülkü döneminin sona erdiğini söyleyen ve yanlış yaptığı doğal olarak görülen yeni erkinci (neoliberal) düşyerinin (ütopya) çöküşünden sonra, yaşamın kendisinin de yeniden biçimlenmesini bekliyorum.

0 477

Kısa bir süre önce yeniden yayın hayatına başlayan bu sayfa olumlu eleştirilerin yanı sıra olumsuz eleştiriler de almış bulunmaktadır. Büyük bir dikkatle bunları göz önünde bulundurarak olumsuz eleştirileri bir güç haline getirme konusunda kararlıyız. Bundan dolayı yeni yayın ilkesi olarak yazılan haberler günümüz Türkçesine uygun olarak biçimlendirilecektir. Arı duru Türkçe yayın ilkemiz bundan böyle Türk Dili başlığı altında sürecektir.

Tek gayemiz yazılan haberlerin anlaşılır biçimde olması ve vermek istediğimiz iletilerin iki yaşında bir çocuğun bile anlaşılacağı biçimde olmasından yanadır.

Arzunuz arzumuzdur!

Her türlü olumlu ya da olumsuz eleştiri daha güzel bir haber alanı oluşturulmak için dikkate alınacaktır.

Bizi okumaya devam edin. Sadece bir klavye uzağındayız.

İster masa başında, ister dizüstünde ister avuç içi akıllı aygıtlarda sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.

Unutmayınız! Nerede olursanız olun bize ulaşmak artık çok daha kolaydır.